İnsanı zamanın ötesindeki bilinç düzeyine hazırlayacak olan iki sihirli sözcük vardır. Sevgi ve İyilik. Fakat bunların yanında bir sözcük daha var ki, buna ulaşmak daha zordur. HİÇLİK. Sevgi ve iyiliğin bize getireceği duygu.
(Yazar: Erol Yurderi)
Nedir hiçlik? Nasıl bir duygudur? Hiçlik'ten ne anlıyoruz?
İsterseniz konuya önce madde boyutunda hiçliği hissetmekle başlayalım. Eğer birgün, yaşadığınız yeri bir uzaylıya tarif etmek durumunda kalsaydınız, ne gibi bir cevap verirdiniz? Bilimsel verilere dayanarak belki şunları söyleyecektiniz. "Samanyolu adı verilen muhteşem bir galaksinin, dış kenarında yer alan küçük bir güneş sisteminin, üçüncü gezegeninde yaşayan varlıklarız." Ama bu cevap onun için hiçbir anlam ifade etmeyecekti. Çünkü samanyolu galaksisi 300 milyar güneşten oluşuyordu. Ve evrende bizimki gibi, milyarlarca başka galaksi de vardı.
Bizim içinde bulunduğumuz güneş sistemi gibi, milyarlarca güneş sistemi bir araya gelerek bir galaksi meydana getirir. Milyarlarca galaksi de, bir araya geldiğinde bir evreni oluşturur. Sonsuzlukta birçok evren düşünün ve o evrenler içinde kendinizi! Bu duygu sizi mutlaka hiçliğe götürecektir. Bir spiritüel bilgi bakın bu sonsuzluğu nasıl anlatıyor:
"Enini bilmediğiniz bir genişlik, ucunu düşünemediğiniz bir uzunluktasınız. Ve biliniz ki, mutlak şimdi sizin içinde bulunduğunuz o yer bile sınırlıdır, bir başka uçsuz bucaksızın içinde. Ve biliniz ki, öylesine uzanmıştır uzunluklar, genişlikler. Ve biliniz ki, en bilemeyeceğiniz yerin, en göremeyeceğiniz yerin en üstünde yalnız O, yalnız O'nun emri vardır. Ve şimdi siz küçüklüğünüzü böylece görüp, O'ndan, O'nun emrinden şüphe etmenin ne olduğunu düşünün."
Sonsuzluk!.. Güneş sistemimizi, galaksileri, evrenimizi, sonsuzluk olarak düşünelim!.. Hepimiz, sonsuzluğun birer parçalarıyız. Fakat biz insanlar, sonsuzluk içinde küçük bir nokta bile değiliz. Ama evrende bir yerimiz var. Ve bir ruh varlığı olarak, bu sonsuz yolculukta tekamül ederek, Yaradan’a doğru gidiyoruz. Bu gidişte iki büyük kombinasyon vardır. Bunlar, “kuşkusuz sonsuzluk” ve “koşulsuz sevgi”dir. Çünkü biz insan varlıklarının ve bütün ruh varlıklarının -hangi boyutta olurlarsa olsunlar- yürüyecekleri yollar ve yaşayacakları tekamüller, devamlı bu iki kombinasyondan geçer.
Kuşkusuz sonsuzluk geometrik bir şekildir. Ve hep yukarıya doğru bir gidiş vardır. Hep bir aşama gerektirir. Ve sonsuzluktur. Hiçbir kuşkuya yer vermez.
Koşulsuz sevgi de geometrik bir şekildir ve onda da hep yukarıya doğru bir gidiş vardır. Hep bir aşama gerektirir ve sonsuzdur. Unutmayalım ki, sonsuzluk da bir noktadır ve YARADAN'LA bir olabilir ancak. Fakat tekamüllerimiz için bu iki şeklin oluşturduğu kombinasyon şarttır. Çünkü yükseliş, özü buluş, bu kombinasyonu gerektirir.
Kuşkusuz sonsuzluk ve koşulsuz sevgi. Ancak bunu yaşayış, bunu idrak ve farkındalık, insanları istenen şuur ve şuurluluk düzeyine getirecektir.
Evrenimiz de çok büyük bir şuurdan oluşmuştur. Ve onu ancak içimizde, özümüzde yaşayabiliriz. Onu ancak şuurumuzda yaşatabiliriz. Fakat önemli olan O'nun ışığını, bilgisini özümüzde ve şuurumuzda bulmamızdır!.. Ve bunu ta içimizde hissetmemizdir. Bu duyguyu, bu şuuru koşulsuz sevmemizdir.
Evrende hiyerarşik bir düzen de vardır. Bizlerin üzerinde değişik düzenler ve planlar yer alır. Bu düzenler ve planlar hep var olmuştur ve olacaktır. Bütün varlıkların tekamül seviyelerini düzenleyen planlar vardır. Bu düzenlerde ve planlarda yer alan varlıklar da, tekamüllerinde farklı aşamalar yaparak, belirli kapılardan geçerek, oralara ulaşmışlardır. Bütün bu düzenler ve planlar tekamül zincirinin halkalarıdır ve birbirlerine sıkıca kenetlenmişlerdir. Bu düzenlerin varlıkları düşüncede, iyilikte, bilgide ve sevgide belirli bir olgunluğa erişmişlerdir. Onlar dahi kendilerini sonsuzlukta bir nokta olarak görmektedir. Çünkü Tanrı bilgisinin ve sevgisinin sonsuz olduğunu görmüşler, yükseldikçe kendi küçüklüklerinin farkındalığını yaşamışlardır. Ve bu onlarda bir "hiçlik" duygusu oluşturmuştur.
Manevi anlamda hiçliğin tarifi şudur; "Hiçlik, Tanrının yüceliği ve bilgisi karşısında, O'na hayranlık ve saygı duyarak, kendi küçüklüğünün farkındalığını yaşama halidir." Hiçlikte bilginin getirdiği büyük bir tevazu da vardır. Hiçlik aynı zamanda büyük bir bilgeliktir. Ayrıca hiçlikte kendini, yerini ve haddini bilme hali de vardır.
Evet, yaşam bir sonsuzluktur. Bunu bir bilebilsek!.. Korkularımızdan, kontrollerimizden, kendimizi "ben" dediğimiz duygularımızdan bir kurtarabilsek! Önce kendimizi, sonra herkesi, sonuçta hiçliği sevebilsek!.. Hiçlik kadar küçülebilsek, o noktaya varabilsek!.. O zaman neler olacağını, nerelere varabileceğimizi bir görebilsek!.. Bunu, şimdiki halimizle bir kıyaslayabilsek, bir karşılaştırabilsek!.
Bizler buraya doğru yol alan varlıklarız. Bütün ruhsal çalışmalar bizi özümüze, Tanrı'ya götürmektedir. Ama herşeyden önce bilgeliğe doğru büyük adımlar attırmaktadır. İşte burada bulmamız, ulaşmamız gereken yer "hiçlik" olmalıdır. İşte bu hiçlik, sadece bu hiçlik, bizi bilgeliğe götürür.
Tekrar sonsuzluğa dönelim. Sonsuzluk, uçsuz bucaksız sonsuzluk!.. Bizler bu sonsuzlukta sadece bir noktayız, görünmeyecek kadar küçük bir nokta, tıpkı düşünce gibi, tıpkı bilgi gibi. Düşünün!.. Tanrının büyüklüğünü, gücünü, bilgiyi ve sevgiyi düşünün!.. Öğrenilen bütün bilgiler ise, küçücük bir nokta. Bu noktaları hep birlikte çoğaltalım, bir çığ gibi büyültelim. Çünkü bu bilginin ve sevginin büyümesidir. Hepbirlikte bunun bilincine varalım. Çünkü artık gerçek zamanıdır, uyanış zamanıdır. Bu uyanışı hep beraber yaşayalım!.. Bu ışığı yakalayalım!.. Bunun yoluda doğrunun yoludur. Tanrı'nın, ilahinin, sevginin yoludur. İnsan olmanın yoludur, birliğin yoludur. Ve buradaki en büyük bilgi ise "hiçlik"tir. Tanrıya, birliğe varmanın yolu hiçlikten geçer. Bunu sakın unutmayalım!.
Bu yazı bir alıntıdır ve işte şuradan alıntılanmıştır.
Cuma, Ocak 25, 2008
''Hiçlik'' Sizi Bilgeliğe Götürür!..
Kim: crato Saat: 11:53 0 adet yorum.
Perşembe, Ocak 17, 2008
Kim bilir?
kim bilir belki de en doğru olan buydu dediğim gibi. kenarda durup, tüm olan biteni sanki hiç yokmuşçasına seyretmek.
evet böylesi daha keyifli ve hiç hasarlı olurdu. şimdi orta kulağım ortalığa dağılan fısıltılara alıştı. rahatsız etmiyorlar beni.
ben belki yokum, belki de kendi baharımda yokluk yorganım altında uyuyorum.
mavi pamuk bulutlar sakin süzülüyor ve güneş yağdırıyorlar üzerime.
gülüyorum...
Kim: crato Saat: 14:10 0 adet yorum.
Çarşamba, Kasım 28, 2007
gerilerden deparla geldim, kendimi defansa unutturdum da geldim (C'mon beybe layt may fayr)
ooov yeaa beybi!
Bugünün tarihinin 01.10.07 - Pazartesi olması itibariyledir ki bir hayli tuhaf başladı. Haftanın mı, ayın mı, yoksa günün mü başlangıcı olduğunu şaşırmış olduğumdan olsa gerek kendimi bir hayli eğri hissediyorum bugün. Hayır bu eğrilik belimdeki kaymanın etkisiyle ortaya çıkan baskıların sonucu gerçekleşen bir hadise değil, aksine zihnimde bükülüp duran zamanların eninde sonunda üstüste gelerek düzgün bir yapı oluşturamamış, aksine gayet yamuk bir biçimde yükseliyor olmasından kaynaklanıyor gibi geliyor. bendeniz hem haftanın hem de günün erken saatlerinde ne idüğü belirsiz sorunlar ile karşılaşında aptal aptal bakmaktan öteye gidemiyorum, zira henüz bir fincan martini bile içmemiş, kahvaltımı tamamlamamıştım. neyseki, problemden kaçmayıp üzerine üzerine gidince çözülmeden edemedi tabi mendebur.
Fevriye Teyze'mi bile özlediğim düşünülebilir aslında, kızı Aydın neler de yapıyor acaba. O kaçtığı kırmızı ekoseli etek giyen adam nasıl biri? Fevriye Teyze'nin ince hastalığı ne etti, geçti mi? bilmiyorum.
kendimi oturmuş takıma artislik olsun diye transfer edilmiş pahalı santrfor gibi hissediyorum bazen. bu hislerimle maaşımın son derece yüksek oluşunun bir ilgisi yok elbette, aslında maaşımın yüksekliğini bırakın, varlığı ile yokluğu bile tartışılabilir. benim tek derdim herkes kadar skora katkıda bulunabilmek, ancak transferimi isteyen teknik direktörün mahalle baskısı yemiş olmasından korkuyorum. zira, 3. kaleci kadar bile oyunda kalamadığımı düşünüyor buluyorum kendimi kimi zaman. bu dalgınlık ve dahi sıkıntı, gol yollarında etkili olmamı zorlaştırıyor elbette ve bir de boynumun kökünün sol tarafındaki ağrı hala daha devam ediyor. böyle tuhaf; yanmak ile sızlamak ve hatta ağrımak arasında gidip gelen enteresan bir ağrıdır kendileri. boğazımda da bir yanma var iki gündür, sanırım balkanlardan gelen alçak bir basıncın cereyanında kalmış olabilirim diye düşünüyorum. kendimi kriptoniti yandan yemiş süpermen kadar aciz ve ezik hissediyorum. kısmen de olsa süper bir kahraman olmak da güzel sanki. tayt olmasaydı daha iyiydi tabi.
Kim: crato Saat: 10:09 0 adet yorum.
bugün ikiekimikibinyedi
yani? yanisi yok! yeni bir ay başladı işte. yok yine yok. vardı birara, göz ucuyla görmüştüm, uzun beyaz sehpanın oralarda diyesim geliyor. koşup, gidip bakıyorum nefes nefese, ama görüyorum ki yok. değişen birşeyin olmadığı gibi, olmadığınız gibi.
bugünlerde ev bomboş. koridorda yürürken söylenen şarkılar salondan geri sekip önüme düşüyor. her kim yoksa bu evde... diye başlayan küfürler geliyor aklıma, hepsini susturup atıyorum pencereden dışarı. bazen bahçedeki ipe asılı kaldıklarını görüyorum, ama endişelenmiyorum hiç. nasıl olsa çamaşır iplerinden sorumlu komşum alır onları yer diye.
sonra kapatıyorum gözlerimi. çok rüya görüyorum artık. bazen güneş oluyorum, ertesi sabaha doğmak için. ama önce batacaksın diyorlar. vazgeçiyorum, yıldız olup kaybolanlara yol göstermek için... ve uyanır oluyorum her sabah yaptığım gibi. gün bitince akşam oluyorum, dönüyorum her karanlık çöktüğündeki gibi.
tüm bunları gözlerim kapalı ezberden yaptığımı gördükçe gülüyor oluyorum, sonra bazen aynada ağlarken buluyorum gözlerimi. susuyorum.
böyle geçiyorum ben günlerimi. bilmiyorum. ben beni ayıplayanları gördükçe, özlüyorum...
Kim: crato Saat: 10:07 0 adet yorum.
sadece saçmalıyorum
diyorum ki bazen, açsam kalbim kadar beyaz bir sayfa da aklımdan geçenleri bilmeden yazmaya koyulsam yazabilecek kadar beyaz yer var mıdır? sonra açıyorum öylesine bir sayfa ve yazmaya koyuluyorum.
parmaklarım yazar iken içimden bir ses tekrar ediyor yazdıklarımı. bir de yazdıktan sonra görebilmek gibi bir handikapı var bu işin. kötü oluyor tabi. en azından ben kötü hissediyorum bu durumda, kimi zaman aslında hiç yazılmasını istemediğin şeyleri yazmış olduğunu farkedebiliyorsun mesela. sonra ctrl+a peşinden delete yardımıyla en baştaki kadar temiz yapabiliyorsun sayfayı.
en baştaki kadar temiz yapabiliyorsun dedim de aklıma takıldı. şimdi ben bu yazdıklarımı silsem en başındaki kadar temiz olabilir mi bu sayfa? olursa nasıl olur? sonradan üzerinden yazdıklarımın altında duran silinmiş cümleler anlamlarını katar mı son yazdıklarıma? yoksa, en baştaki kadar temiz bir sayfa olur mu hakikaten? neyse, şimdi yazarken bana olmazmış gibi gelmeye başladı nedense.
son zamanlarda boyun ağrım iyice kendini kaybetti. ensemin sol kökündeki kendini bilmez sızıdan bahsediyorum aslında, ama böyle boyun ağrısı deyince daha bir heyecanlı oluyor gibi. neyse işte, azıttı dedim ya şimdi yine başladı inceden inceden sızlatmaya. bir de geçen gün, kaydedilip ona buna seyrettirilesi bir olay yaşadım kendi çapımda. 80leri herkeş sever partisindeydik ve sağlam bir uçuşla sahnenin yanındaki alana geçiş yaptım. geçiş fena değildi de sırt üstü inmek biraz gururumu incitti doğrusu. şükür ki yağmur vardı ve parti olması gerekenden çok daha az rağbet görmüştü. bu arada sağ kulağımın kökü dolaylarına bıraktığı ve hala devam eden ağrı daha fazla acıtıyor canımı.
aslında bugün de içimden büyük bir hoff diyesim var. aslında içimden demeye başlayıp karşıma ilk çıkan insanın oğluna doğru kusasım var bu hoffu ama korkuyorum şahsen. korkuyorum korkutmaktan ve dahi korkuyor olmaktan.
gözlerimi kapatıp uyuyasım vardır belki de. hani uyku tüm hastalıkların ilacıdır teorisinden yola çıkarak uygulamak istiyorum sanki bunu. ben ve şizoma bakacak olursak aslında tüm yazılı kaynakların belirttiği üzere tek bir ilacım vardır benim. ama o kadar korkamadım hiç. ulan belki de korkuyorumdur ama şizoma çaktırmıyorumdur diye düşünüp durur buluyorum kendimi mesela. o zaman düşünmem gerekir mi diye içimden geçirmiyor değilim aslında. duruyorum. gözlerimi de kapatayım diyorum. işte o zaman karıştırıyorum dönen midem midir yoksa bulanan beynim midir anlamıyorum. belki de herşey bulanırken beynim mideme dönüyordur ama ben anlamıyorum.
huuu beybi beybi its e vayld vöorld diye bir çığlık atasım geldi birden ama susmak istiyorum. susuyorum.
ben miyim yoksa vücudum mudur sarhoş olan?
vücudum mudur yoksa sarhoşluk mudur kafa mı tutan?
sarhoşluk mudur yoksa ayıklık mıdır benimle kafa bulan?
Kim: crato Saat: 09:51 0 adet yorum.
Çarşamba, Kasım 21, 2007
Bugün günlerden salı, renklerden kahverengi
hava soğuk ve soğuk olduğu kadar da yağmak ve yağmamak arasında gidip gelen bir kararsızlık içerisinde. üstelik bir hayli de karanlık. bu yüzdendir ki sabahın körü itibariyle geç kalarak uyandığım anlardan bu ana kadar içimde hep bugünün salı olduğu ile alakalı kahverengi düşler dolanıyor gözlerim önünde. ara ara tırsmıyorum dersem fena halde yalan olur.
enteresan anlar yaşıyorum yine. anım ardından gelen bir diğer an ile farklı olabilmek adına türlü hokkabazlıklar sergiliyormuş gibi geliyor kimi zaman. süre kısıtlaması bulunan spor müsabakalarında son dakikada elde edilen skor avantajının insana vermiş olduğu haz büyüktür. son anda başarabilmiş olmak her nedense başarısızlıktan ziyade büyük bir başarıymış gibi reklam edilir çevreye. bir de izleyen ve dahil olan insanlara vermiş olduğu hazlar yanında kimilerinde bir takım farklı psikolojik etkileri bulunuyor sanırım bu son dakika gollerinin. ve hatta bulunmalı. zira, geçtiğimiz günler içerisinde bir gün son dakika ve hatta son saniye golü ile beraberliği kurtarabilmiş olmam ve ardından yaşanan birkaç mevzunun zihnim içerisinde yarattığı karmaşanın açıklaması normal yollardan yapılabilecek gibi durmuyor.
dünkü akşamın bir vakti, kafamın farklı paralellerdeki zamanlardan bir diğerine oturması ile birlikte gösterime girdiği günlerden beridir merak ettiğim bir filmin dvdsini dvd oynatıcısının öne doğru usul usul süzülürmüşçesine uzanan dvd gözüne koydum ve izledim. aslında evde tek başıma film izleme seansları düzenlemeyecek kadar gıcık ve bir o kadar da huysuz biriyimdir ama diyorum ya kafam zamanın farklı bir paraleldeki izdüşümleriyle zevkle ilgilenmekteydi o sıra. orijinal adı startdust olan bu film cıvıl cıvıl renkli görüntüleriyle fragmanından etkilemeyi başarmıştı ve film bittiğinde iyi ki de başarmış diye düşündüğümü farkettim.
kimin en son ne zaman büyüklerinden birinden masal dinlediğini elbette bilemiyorum ancak ben dinlemeyeli bir hayli uzun olmuştu. bir kahraman velet, bir güzel hatun, iyi kalpli ortayaşlı bir adam, kötü cadılar, büyüler, büyülü mekanlar, atlar, tek boynuzlar... ama dikkat edin derim. belli yaşın altındaki kişiler (halk arasında çocuk da denir) insanların kafalarının büyüyle yok edilmesine, cadılar tarafından deşilip kalbinin çıkarılmasına, köpekler tarafından parçalanmasına falan farklı psikolojik tepkiler verip kendini pokemon sanarak damdan atlamak gibi yanlışlar içerisine düşebilirler. neyseki sonunda son zamanlarda gördüğüm en güzel mutlu sonlardan biri ile son buluyor, çocuk kral, güzel hatun kraliçe oluyor da tatlı tatlı bağlanıp gidiyor mevzu.
bu yazının en başına dikkat, spoiler içerir! şeklinde bir uyarı ibaresi koysam filmi izlemeyenler için gayet iyi olurmuş sanırım.
ve şu anda öyle şeyler geliyor ki içimden...
işte görüldüğü üzere başladık yine soğuk ve rüzgarlı sahnesine ağır kadife perdelerini açan birgünde daha buhran tayfunlarını dinlemeye...
dev dalgalarla boğuşan sörfçü edasıyla nasıl ve nereden geldiği meşru rüzgarların etkisiyle büyüdükçe büyüyen buhran dalgalarının altına giremedim hiç. hep uçurumda olduğunu uçurumun ortasında farkeden çizgi film kahramanları kadar şaşırdım yüzüme çarpan dalgaların tuzları genzimi yakar iken.
susmayıp konuşmam gerektiği anlar bu anlar gibi gelse de yine de içimden delerek gelen susma güdüsünün uyandırdığı sinir uçlarımın uzuvlarım üzerinde gerçekleştirmiş olduğu baskıya boyun eğerek susmayı tercih ediyorum.
midemde büyük bir heyecan dalgasının sebep olduğu ateş ile yürümeye gayret ettikçe meydana gelen ağrıları dinliyorum. gözlerim kapalı ve hiç bir ilerleme kaydetmeden yürüyorum. adımlarım kısa ve kesin.
eğer bu bir savaş ise; belki de kazandığım yeni bir zaferi karşı tarafa hediye ediyorum suskunluğumu koruyarak. bazen galibiyet için mağlubiyeti kabul etmek gerekir dürtüsünden hareketle, ""her önüme gelen mağlubiyeti kabul ediyorum. önüme birgün bir galibiyet çıkabilsin, en azından ufak da olsa bir şansım olsun diye.
ve şu anda öyle şeyler geliyor ki içimden...
her biri durmadan basıp gidiyorlar bir şekilde. bilmiyorum gitmek zorundadırlar belki de. hiç tanımadığım zamanlardan birinde biri bana şems demişti. aynı onda olduğu gibi geçip gidiyor herşey bir bir.
eskiden biri duracak mı diye bakar durur idim. artık onu bile yapmaya erinir oldum. durur mu? sanmıyorum. bakmıyorum ve beklemiyorum. biliyorum ki o bile geçecek hayatımdan, öyle yahut böyle...
aymış sabahlarda kaybettiklerimi
sarhoşluklarımda yakalıyorum
yakıyorum tüm sıkıntılarımı
dumanıyla kendimi zehirliyorum.
mutlu olmayı başaramamak mıdır acaba sorun? yoksa mutlu olmayı hakedip etmemek midir? bilemiyorum.
ve hala daha bazen aynada ağlarken buluyorum gözlerimi.
sustum.
gidiyorum.
Kim: crato Saat: 15:06 0 adet yorum.
Salı, Ağustos 14, 2007
bugün
bugün 10 ağustos cuma.
haftanın son günü.
sigara içmediğim ikinci gün olmasının yanında gözlüklerimi evde unutmuş olmam da ayrı bir durum tabi algılarımı zayıflatan.
tatile çıkmayı kafaya koyduğum şu günlerde izin alamamam için organize edilen tezgahların bir bir hayata geçişini izliyorum. söylediğim her birşeyin aleyhime delil olarak kullanılmaması için sessiz kalma hakkımı kullanıyorum. zira, avukat tutmak için de gerekli bilgi birikimim bulunmuyor.
arkamı dönüp gidiyorum. kaldırdığım adımlarımın yerde bırakmış olabileceği izleri arıyorum yan gözlerle. unutulmamak istiyorum içten içe, iz bırakmış olmayı diliyorum.
gözlerim kapalı.
dinliyorum...
Anlaşılmayan cümleler kurdum ben hep şair hep geçmişe dair betimlemelerimle negatif elektrik, Simetrik doğruluk ikilemde Kalmışlığın optimist açılımıydı sinonimin eş anlamını algılayamıyan yamyamların dünyasında sıratı geçmek için rüşvete başvuracakların kefeninde cepti umut dünyayı yarın ölecekmiş gibi yaşayanların aklında yanıtsız sorular kara bulut gibi dolaştı yılları meditasyon hipnozunda taşa tutup.
sonsal bir yargıdır belki ölüm kim bilir sorsan birine korsan bir avcıdır ölüm mayın tarlalarında tek bacağını kurban etmiş bir zulümden arta kalan dölüm itiraf etmek kolay ve insan oğlu her bölüm aynı senaryonun parçası iki yakası bir araya gelmeyecek doğu-batı kültüründe birleşmiş milletler kavgası hikaye senkron uydurulmuş gari gori şeriban kaygası kayıp akıllar mağarası.
sagopa kajmer-içimdeki şeytanın ensesindeyim
Kim: crato Saat: 16:50 0 adet yorum.